10 Nisan 2026 Cuma

kınıfır


kavakta son yazım, içtiğim sudan yürüdüğüm kaldırıma kadar her şey sondan bahsediyor. bir iz bırakmak istiyorum. ne olursa. bir iz. bardakları dolaba yerleştiriyorum, pedalın ucuna bir bez bağlıyorum, masadaki çiçeklere su vermedim. beraber solmak istiyorum. 


kavakta son yazım, geçen gece bir adam gecenin kör karanlığında bavul taşıdı arabasına. benim evimden hem de. başka bir kadının bavulları, başka bir kadının hayatını taşıdı. bir, iki ,üç saymadım bile. gitti gitti geldi. köpek sesleriyle onun nefes sesleri birbirine karıştı. uyuyakalmışım. dayanamadım. 


gözlerimi açtığımda yastığım yerine kollarını görmek beni hafifletiyor. iki çocuğum var, balkonda oyun oynuyorlar. bu balkon için zamanında dünyanın en huzurlu yeri yazmıştım kara kapaklı defterime. incir ağacının dalları ayağı kırık tahta masamızın etrafına dolanıyor, geçen gece doğum günü pastamı çatallerken dalları ağzıma girecek diye gülüştüğümüzü hatırlıyorum. sigarasını peş peşe yakan sevgilimin kalbi önümdeki kartlara serilmişti. kılıç kalbe mi dayanmıştı, kupalar mı devrilmişti, büyücü masayı mı dağıtmıştı hatırlamıyorum. bir bira, iki bira, üç bira, çöpleri siyah poşete atarken arkamdan sesleniyor; “dünyaları içsem bile senden daha sarhoş değilim” dalga geçiyor. gülümsüyorum. 


oğlum sokaktan geçerken arkasını yokluyor sık sık. “anne babamları geçelim hadi!” diyerek çekiştiriyor beni. hızlanıyoruz. arkada gülüşme sesleri, önden biz koşturuyoruz. minik elleri avucumda terledikçe sokak aşağı kalbim hızlanıyor. zamanında ağlayarak indiğim yokuşları şimdi kalbimden sızan ince bir gülümsemeyle inmek gözlerimi dolduruyor. koşuyoruz.


akşam için bir şeyler alıyoruz marketten. balık mı yapsam, kremalı tavuk mu, salataya mısır alalım, ali abi rakı yanında leblebi sever, çocuklara meyveli yoğurt. eve gelince odaya geçiyorum. ajandaların içinden o hiç tanımadığım kadının çocukluk vesikalığını buluyorum. gözlerim doluyor. bana ait olmayan bir hikayenin sonunu yıllarca içimden yazıp çizdiğimi düşünüyorum. ali abi’yi kınıfır’ın yanında hayal ettikçe içimde kuşlar kanat çırpıyor. 


sarı ışıklı mutfağımızda incesaz dinleyerek yemek yapıyoruz. bu hikayenin artık tamamlanması gerektiğini o da biliyor. omuzlarımdan tutup sarılıyor, titreyen ellerim susuyor bir anda. birkaç çatalla beraber artık masa hazırlanıyor. kapı çaldığında birbirimize bakıyoruz. artık o heyecanı beraber paylaşıyoruz. ali abi o şarkıdaki gibi. kınıfır küçüklük fotoğrafındaki gibi. iri gözleri şiirlerden çıkmış gibi bize bakıyor. sadece hikayesini dinlediğim ve yanımdan hiç ayırmadığım o kadını gerçekte görmek çok tuhaf hissettiriyor. rakılar dolarken herkesin gülüşme sesleri birbirine karışıyor. ali abi bağlamasını eline alıyor; eski günlerdeki gibi bağlamasına eşlik ediyorum. tellerin arasından mazi akıp gidiyor, vurduğum deri düm dedikçe kalbim zıplıyor. artık yarım kalan dümler teklerini buluyor. içerden fotoğrafı getirip kınıfıra veriyorum. sarılıyoruz. öyle büyük ki kolları, sarıldıkça bambaşka bir dünyaya gidiyorum. ikimiz de mutluluktan ağlıyoruz. ali abi yanımıza gelip emanetini cüzdanına koyuyor. parmaklarındaki yüzük gecenin en güzel haberi oluyor.


emaneti cüzdanlarda kalan bir aşkı tamamlamanın sevinciyle o sabah yola çıkıyoruz. çocukların sesi mavi kuşlara karışıyor. bir çift gözün içinde huzuru kokluyorum. arkadan sebahat abla’yı açıyoruz. kimse fark etmeden içime dolan gözyaşlarım bu karadenizi doldurdu diye parmağımla gösteriyorum oğluma. “bak burası karadeniz, ilk burda kayboldum, burda buldum kendimi” diyorum. 


deniz esiyor, çocuklarım yanımda. masal’ın çocuk sesi kulaklarımızda. yıllarca aradığım trabzon’um sevgilimin kollarında.



“bu şarkı bitti.”


13 Nisan 2025 Pazar

geçer

 

geceleri dünyanın ne kadar korkunç olduğunu ve her uyuyakaldığımda yüzüme iki kişilik bir yastık bastığını düşünüp duruyorum. kulaklarımın uğultusu başıma vuruyor, şenlik ateşinde düşen çocukluğumu hatırlıyorum. çocukluk evimizde seni görüyorum, “burası benim çocukluğum ama” diyorum. ensemden kanlar akıyor, bir mermi bir gönlü nasıl paramparça eder onu izliyorum.


yaraya nasıl üflenir hiç bilmediğimden kendimi dağın başındaki teyzeyi ziyaret ederken buluyorum.  evden çıkarken okunmuş suyumla bir dua bırakıyor cebime. suyu üç gulhüyle içip duayı hiç okumuyorum. allahım sana hiç küsmedim ama dizlerine biraz uzanmak istiyorum. hâlâ yıldızlara bakmaktan usanmıyorum, güzel bir muhabbetin, müziğin en güzel kısmına başımı yaslamayı özlüyorum. 


buruk hatıraların güzel müzikleri oluyor. ya da tam tersi, bilmiyorum. brodway’in içinde bir gece vakti onları da anlıyorum açıyorum. alaca’dan geçiyoruz. “bakın yıldızlar ne güzel” diyorum.  dostlarım arabada, hiç bilmediğimiz yollardan geçiyoruz ve onları da anlıyorum. gözlerim doluyor, hikaye nerden başladıysa oraya geri dönüyorum.


bina boşluğu olan bir evde oturmak istiyorum bazen. sessizliği, mavi kuşları ve telefonda edilen hoş sohbetleri arıyorum. mutfak ışığında yemek yapmak gibi bir şey olsun istiyorum hayat. kadınları, avuçlarımı ve ensemi yaralayan ne varsa yazmak bir kenara bir zamanlar yaşamış olmayı bile reddediyorum. “içi uğuldayana rahat yatak yok” diyen o kadını anlıyorum. imtihandı, bitti dediğim yastığımdan şükürlü dualarla geliyorum. iyi ki diyorum, su boğazda takılı kaldı. 


artık yazmak da zor geliyor. gidiyorum. 


21 Mart 2024 Perşembe

avuç



ben bir gün bir hikaye gördüm gözümün önünde. umay babası evden çıkarken ağladı, seni çok özlersem naparım diye. orçun abi de avucuna bir kalp çizdi ne zaman beni özlersen öp onu diye.

şimdi soğuk duvarların ardında yaslanan senin sesinse; 
kıblemi çevirmişim ben yıllar önce. 

99 model beyaz mazda 626’nın içinde hiç bilmediğim bir yola çıkıyorum. yitip giden ne varsa benimle geliyor; hikaye aslında burda başlıyor. 

önce ayrılık hasreti’ndeki dostumun sesini unutuyorum, dağlardan geçiyorum, bembeyaz eteklerin altında gülüştüğümüz zamanlara artık gitmek istemiyorum. zamanında eteğime saplanan bıçağın acısını hâlâ kalbimde besliyorum ama artık kalbimi de duyamıyorum. giden her şeyin bizim hikayemizde yuva kurmasına, yolların insanda bıraktığı yaralara, bir sürü ismi olan sigaralara, taşa gül ekmeye çalıştığım zamanlara şaşırıyorum. bir asker uğurlamasında hem gözlerim yaşlı hem ağır aksak sallanarak gülmek istiyorum. dayımın omuzlarına, annemin gözyaşlarına, dedemin hastane odasında beni kenara çekip “bu ağıdı kendime yazdım” deyip cebime ağıt sıkıştırmasına, dereleri taşan nehirlere ve hiç dinmeyen öfkeme dayanamıyorum. dervişlerin, erenlerin, abdalların ve çok bilmişlerin tesellilerinde bir yuva bulamıyorum. kamyon arkası sözlerin verdiği efkara kafa sallayıp kent direnç blu istiyorum. 

rüyamın içindeki upuzun saçlı kızın sol omzunda duran kocaman morluğuna merhem olmaya çalışıyorum. ne morluğu, ne kızı, ne merhemi tanıyorum. defterlerimi karıştırıyorum, yazılan yazılar, yaşanan anılar, geçen yıllar benden hiçbir şey götürmemiş. hangi taşa çarpsam, hangi dağ bana sırtını dönse ben oturup babasızlığıma ağlamışım. şimdi geldiğim yola pişman ya da yaşananlardan yorgun değilim. küfrün inanca yakınlaştırdığına inananlardanım. 

sadece işte, üzülüyorum ve üzülmekte yetmiyor. bazı duygular o anda kaldı ve hangi peygamber asasını vurup geri getirecek bilmiyorum. 

yıllarca onu yazmasam onsuzluğu yazdım, küçük kız hikayelerini, taşan nehirleri, kabarmayan kekleri bile ona bağladım. nereye gitsem gözümün içi güldü de, soluğumu onun kıyısına hiç yaslamadım. artık dayanamıyorum. 

"kimin eli değmişse bir ayrılığa
tütecek sandığı ocak sönecek
bir daha hiç görünmeyecek o rüya."

şimdi dertleri bir nehir gibi akıp götüren kahramanın omzuna yaslanıp, avcuna kırmızıdan bir kalp çizip, bu müzikle usul usul ağlamak isterdim. 


“derdimi üç gün üç gece söylesem bitmez yalınız” 


 

26 Ağustos 2021 Perşembe



zulmün altı üstü, azı çoğu, güçlüsü güçsüzü olmuyor. gecesi gündüzü, haklısı haksızı kanı hiç durmuyor.

dağların bile kabul etmediği derdi boynuma alıyorum. sırtını sıvazlıyorum, gözünü öpüyorum, dizimde sallıyorum, yüzüne tükürüyorum, arkamı dönüyorum, öpüyorum, saklıyorum onu. kurtulamıyorum. zamanında hatırası var diye sakladıklarımı şimdi aynı sebepten çöpe atıyorum. bir kadını kocasından kaçırıyorum. bavulunu hazırlıyorum, yıllanmış çeyizini, işlemeli yazmalarını, fotoğraflarını, fincan takımını hepsini ne varsa topluyorum kazımak ister gibi. hiç yaşanmamış gibi. hiç yaşanmasını istemememiş gibi. el değmemiş, doğurmamış, doğmamış gibi. sarılıyorum. öpüyorum onu. duvarlarında kabe fotoğrafı olan bir odada ikiz doğan bebeklerinden biri öldü diye sevinen o kadını dinliyorum. yokluktan bez bile örtemedim üstüne diyen kadının yanında ben oğlumu kaybettim diye hıç-kırarak ağlayamıyorum. yaşasaydı da üstüne kapansaydım diyemiyorum. 

şimdi hangi diyar belimi doğrultacak hangi iklim kapılardan girip huzuru dağıtacak, kaç kişi huzur bulacak, zulmün anlamını bilmeyen kaç çocuk doğacak da devran dönecek, hangi dergah kapılarını mazlumlara açacak, kaçacak olana- çare arayana- dermanı olmayana hangi diz kapaklanacak? sesi yetmeyene, sesi gitmeyene, sesi kimseye sarılamayana imran’ı kim anlatacak? yolu bilene, doğruyu bilene, yalnız ona inanana ve ondan gelecek olana baş verene kim sahip çıkacak? kalabalıkların içinde gözü bükük kalana, yalnız uyuyana, sızlayana, bakmaya kıyamayana kim kapısını kilitleyip huzurla uyuyacak? daha fazla ne kadar sessiz kalacak.

hepiniz görüyorsunuz ama hiçbiriniz ortak olmuyorsunuz. olmadınız. çare olmadığınız- yaktığınız mutluluklar size kocaman ev ferahlığı verdi mi bilmiyorum. durmuyorum susmuyorum her şeyi görüyorum koparmıyorum kopmuyorum. böyle yazılar yazmak istemiyorum. hayatı bir sokaktan geçerken hanımeli koklamak gibi bir şey sanmak istiyorum. hayatı hissetmek istiyorum. bir halaya durup ağır ağır çekmek istiyorum. üç ileriymiş bir geriymiş, davulun gümbürtüsüne, ayranın köpüklüsüne, akşamın serinliğine uzanmak istiyorum.


ben artık ne yazsam günaha giriyorum.


seni yazmamaya yemin ettim. sensizliği yazmaktan vazgeçemiyorum.



2 Şubat 2021 Salı

muhabbet yarası


arka koltuğunda koyun yünü serili bir arabaya biniyorum. nereye gideceğimi bilmeden, yıllarca aynı kimsesizlikle ellerimi birleştiriyorum. bozkırdan geçiyorum; sarılmış dağlardan, eteklerinden, bir meyvesi bile kimseye hayrı olmayan bahçelerden geçip gidiyorum. aynadan gözlerine bakıyorum. karanlık yer yataklarından, isimsiz mektuplarından, ölen annesinin ardından ağıt bile yakmayışından, başını annemin kucağına koyuşundan, koymaktan çok sığınmasından, kulaklarının soğukta kırmızı olmasından, kundurasından bile anlaşılan sevgisizliğinden, insan çocuğunu hiç mi sevmez deyişlerimden, bütün bunlardan, hepsinden sıyrılıp sadece gözlerine dalıyorum. yitip gitmek, yitmek, ezilmek, süzülmek, parçalanmak, ekşimek, düşmek, kanamak,  acışmak gözlerinde. ne güzel geliyor. gözlerim şimdi sanki çok ağlamışım gibi, kırpışmıyor. yanıyor.


 “oraya gidince herkesin eli öpülecek” diyor soğuk bir ses. 


sedirlerde oturan insanlara bakıyorum, oda limonla karışık konya şekeri kokuyor. sanki çocuk değilmişim gibi, sanki küçücük ellerim yokmuş gibi öyle büyük bir nefes alıyorum ki. herkesin elini öptüğüm o evden bir gün kovularak çıkacağımı biliyorum. çocukları gülmeyi unutmuş bir annenin ölümünü seyrediyorum. cenazelere gidiyorum sığınmak için. karşına geçip; biliyor musun, benim bu dilim bir tek sana sığındı demek istiyorum- diyemiyorum.


koyun yünündeki kana aldırmadan babamın gözlerini, annemin belini, dilimi alıp gidiyorum. 

13 Ekim 2020 Salı

bu yazı hiç yazılmadı

çaydanlığın içindeki su bitmiş. ocak nasıl kapanır bilmiyorum. kulpu yanıyor.

bir halat arıyorum. ya da bir silah. ayaklarımda çorap yok. çekmeceleri karıştırıyorum. beyaz bir atlet var üstümde. ince askılı. kenarlarında minik papatyalar. saçlarımda lastik tokalar. pembe, mor, mavi, yeşil, sarı. teyzem parmaklarıma oje sürmüş sabahından. babam görürse diye arkama saklıyorum. ellerimi kullanmadan sürüne sürüne silah arıyorum. ya da bir halat. aklıma çok sonradan geliyor atlamak. aşağı bakıyorum. saat dört. balkonun zemini canımı yakıyor. oysaki aylardan ağustos. ona kadar saymaya çalışıyorum. 

bir, iki, üç, dört, beş, altı, yedi.

ama yok. yedide takılı kalıyorum hep. rüzgar çok hafif esiyor. bebek saçlarım savruluyor. hiç öpülmediklerinden belki, arsızlar. tekrar ediyorum. son kez. kirpiklerim üşüyor.


bir, ki, üç, dört, beş, altı. 


kollarımdan alıyor beni, ellerim kucağına, başına, gözlerine, saçlarına değiyor. o derin bir ırmak, şelale. halat ya da bir silah. bebek saçlarım susmuş, rüzgar bizi dinliyor. gözlerim cam gibi, kırıldı kırılacak.biri gelip kollarımı kesse içinden diken çıkacak gibi, ama sarıyor onu, ellerimi boynuna koyuyor. burnumu ısıtıyorum boynunda. boynunu kessem şefkat akacak. öpuyorum onu.


yedi diyor.


yedi.



uyanıyorum. aradan on dört yıl geçmiş gibi üzülüyorum. 


arıyorum. bir halat. bir silah.


başıma gelenler 

zaten önceden bildiklerimdir


yedi yaşındaymışım gibi üzülüyorum. yedi yaşındaymışım gibi seviyorum.


20 Ağustos 2020 Perşembe

dut






yıllar önceydi, çocukluğumun geçtiği binada bir yaz akşamı kamelyada oturuyorduk. çocukluğun ve belki de yaz akşamlarının verdiği o yakıcı huzurla annemgilin yanından ayrılıp dut ağacımla konuşmaya gitmiştim. binanın önündeki ağacın üstünde oturup bir yandan dut yiyor, bir yandan da kaderi düşünüyordum. bu ağaçtan düşersem babam üzülür mü diyorum, ölürsem eğer annem çok ağlar mı, beni unutup kardeş yaparlar mı, şu ağaçtan düşersem eğer bana bir tokat atar mı babam, ölsem daha iyi. yıllarca o tokatın ıslattığı gözyaşlarının tadını unutamam. biliyorum.

bir ses. bir telaş. bir kan. bir gözyaşı.

bir motorun gelip dut ağacıma çarptığını, onun dallarını kırdığını, benim çok yüksekten hafif bir taş gibi düştüğümü, adamın kanlarını, benim göz yaşlarımı,  annemin çığlığını, ambulansın sesini, ölecek mi diye ağlayışlarımı, huzursuz kalabalığı, o gece kirli sepetinde babamın krem pantolonunun kıpkırmızı kan oluşunu, keşke benim kanım olsaydı deyişimi, ama hep içimden dediğimi, aylar sonra yakar top oynarken bir adamın gelip ağacıma yaslı motorunu aldığını, geçmiş olsun dutu verdiğimi, hiç gitmesini istemediğimi, bana şefkatle hoşçakal deyişini, bir yaz akşamı, yıllar geçmişken, elimde bendirle balkonda türkü söylerken, içimde yine aynı hislerle oyuk açtığını yazmak istedim.

gözyaşlarım şimdi babamın pantolonundaki kan gibi sıcak akıyor, biliyorum. dün bu balkonda yanımda dostlarım varken bir şey oldu. dut ağacından düştüm sanki.

bir ses. bir telaş. bir kan. bir gözyaşı.

balkona koştuk, yolun ortasında bir adam. çöp arabası yolun kenarına uçmuş. plastik şişeler, kartonlar, kağıtlar, her yerde. içim öyle küçüldü, öyle küçüldü ki nefes alamadım. kollarım küçüldü, ellerim kalbim gibi oldu. dut ağacından düştüğüm o geceye döndüm. tüm kanla yatan adamların üzüntüsünü aldım boynuma. oysaki biraz önce o masada bir sene sonraki kendimize mektup yazıyorduk. bir dakika sonraya çıkacağımız kesin değilken. artık hiçbir şeyin bana yük olmasını istemiyorum diyordum. kaderi biraz olsun unutabilmek adına.

ama işte, yine yine yine. yaram ben doğmadan önce de vardı, ben onu korumak için doğdum.
bu gece burak bu türküyü atmasaydı belki de bu yazının başına geçmeyecektim. bir ezgi beni nerelere götürdü.

şimdi saçlarım omuzlarımı aşıyor, dut ağacım benden uzakta değil ama öyle uzağız ki. beni artık dallarına almaz. sarılmaz bana. babam herkesi yerden kaldırır, kanlarını temizler. ama benim boynumu görmez. sesimi duymaz.


insan yek katre-i hunest ve hezar endişe, demişti şeyh sadi şirazi. öyle bir hal ki bu. beni kendime öyle hasret bıraktı ki.
içim küçüldü. dut gibi oldu içim.