27 Haziran 2026 Cumartesi

şıp

gözünü benden ayırdığında yere düşen damlanın “şıp” sesi hâlâ tezgahtan yankılanıyor.

gözlerim söndü. uykularımda yutkunamadığım dünya; sabah başıma taş çıkartıyor. azıcık ama hızla akan ırmağın suyuyla kocaman bir değirmeni döndürmeye çalışan paletler gibiyim; kenarlarım kırık içinde. 


iyi olmadığımı, içerisine zorla sokulduğum buhranları sen de dahil kimse bilmiyordu. haziran sıcağıydı ve köksüz olmak çok acıtıyordu. çaresiz ama rahat hissettiğim zamanlardı. senin yanında dünya yoktu, kafam suskun, ellerim suskun, gözlerim akıp gidiyordu. ellerini, gözlerini, ikindi güneşinde alnını sevmelerimi, kahkahalarımızı, salaklıklarımızı, uykularımızı çok seviyordum. kapılar çok heyecanlıydı, sen geçiyordun. pencerelerde seni beklemek, gelirsen mutlu olmak vardı. her gidişinde şairleri anlıyordum. “ölmek daha kolaydı sevmekten.” seninle geçen huzurlu zamanları eve döner dönmez not ediyordum. dolaştığımız yolların tadını yokluyor, hiç kaybolmasın istiyordum. sonu hep güzel bitmeyen ama gerçekte beni iyileştiren hikayelerin gözlerimde ışıldıyordu. sana bakarken: “tüm bunlar keşke benim başıma gelseydi de, şimdi sen bana davullu, trampetli, mavili yeşilli çocuk hikayeleri anlatsaydın.” diyordum.


tüm karşılaşmalarımıza razıydım, beni çok üzmene de. başka işim yoktu seni çok seviyordum. birini çok sevmenin her zaman ödenmesi gereken bir bedeli olduğunu, hayatın her ne olursa olsun bu bedeli ödetmekte ısrarcı olduğunu unutmuştum. haddimi bildirdin. cenazeye gelenlerin gözlerinde seni, aynadaki beni, sendeki beni hiç göremedim. ölümlerden sağ kalmamın en kötü yanı yine yanımda seni bulamamaktı. partlementler ve tütünler senden önce yoktular, sonra da hiç kalmadılar.


şimdi sırtımızı kumsala, ellerimizi yıldızlara uzatıp saçma hayaller kuracaktık. top oynayacaktık turuncudan, güneşi batırıp doğuracaktık. beraber büyümek istemiştim, yürümek ve yaşlanmak. çok basitti. her ne varsa işte hayata dair; gülmek ağlamak, yola çıkmak, mutfakta bir şeyler pişirmek ve konuşmak. cipsi yemek. bize dair ne varsa.


çocuk parkından çıkıp başladığım yere geri dönüyorum. tek başıma yaşadığım her şeye tek başıma üzülüyorum. kulaklarım artık duymuyor, içimin uğultusunu koynuma yatırıp kapılara küs uyuyorum.


bir kere yanınca yakadaki gül; insan içindeki mermiye üflemek istemiyor. 


artık gidiyorum. 


10 Nisan 2026 Cuma

kınıfır


kavakta son yazım, içtiğim sudan yürüdüğüm kaldırıma kadar her şey sondan bahsediyor. bir iz bırakmak istiyorum. ne olursa. bir iz. bardakları dolaba yerleştiriyorum, pedalın ucuna bir bez bağlıyorum, masadaki çiçeklere su vermedim. beraber solmak istiyorum. 


kavakta son yazım, geçen gece bir adam gecenin kör karanlığında bavul taşıdı arabasına. benim evimden hem de. başka bir kadının bavulları, başka bir kadının hayatını taşıdı. bir, iki ,üç saymadım bile. gitti gitti geldi. köpek sesleriyle onun nefes sesleri birbirine karıştı. uyuyakalmışım. dayanamadım. 


gözlerimi açtığımda yastığım yerine kollarını görmek beni hafifletiyor. iki çocuğum var, balkonda oyun oynuyorlar. bu balkon için zamanında dünyanın en huzurlu yeri yazmıştım kara kapaklı defterime. incir ağacının dalları ayağı kırık tahta masamızın etrafına dolanıyor, geçen gece doğum günü pastamı çatallerken dalları ağzıma girecek diye gülüştüğümüzü hatırlıyorum. sigarasını peş peşe yakan sevgilimin kalbi önümdeki kartlara serilmişti. kılıç kalbe mi dayanmıştı, kupalar mı devrilmişti, büyücü masayı mı dağıtmıştı hatırlamıyorum. bir bira, iki bira, üç bira, çöpleri siyah poşete atarken arkamdan sesleniyor; “dünyaları içsem bile senden daha sarhoş değilim” dalga geçiyor. gülümsüyorum. 


oğlum sokaktan geçerken arkasını yokluyor sık sık. “anne babamları geçelim hadi!” diyerek çekiştiriyor beni. hızlanıyoruz. arkada gülüşme sesleri, önden biz koşturuyoruz. minik elleri avucumda terledikçe sokak aşağı kalbim hızlanıyor. zamanında ağlayarak indiğim yokuşları şimdi kalbimden sızan ince bir gülümsemeyle inmek gözlerimi dolduruyor. koşuyoruz.


akşam için bir şeyler alıyoruz marketten. balık mı yapsam, kremalı tavuk mu, salataya mısır alalım, ali abi rakı yanında leblebi sever, çocuklara meyveli yoğurt. eve gelince odaya geçiyorum. ajandaların içinden o hiç tanımadığım kadının çocukluk vesikalığını buluyorum. gözlerim doluyor. bana ait olmayan bir hikayenin sonunu yıllarca içimden yazıp çizdiğimi düşünüyorum. ali abi’yi kınıfır’ın yanında hayal ettikçe içimde kuşlar kanat çırpıyor. 


sarı ışıklı mutfağımızda incesaz dinleyerek yemek yapıyoruz. bu hikayenin artık tamamlanması gerektiğini o da biliyor. omuzlarımdan tutup sarılıyor, titreyen ellerim susuyor bir anda. birkaç çatalla beraber artık masa hazırlanıyor. kapı çaldığında birbirimize bakıyoruz. artık o heyecanı beraber paylaşıyoruz. ali abi o şarkıdaki gibi. kınıfır küçüklük fotoğrafındaki gibi. iri gözleri şiirlerden çıkmış gibi bize bakıyor. sadece hikayesini dinlediğim ve yanımdan hiç ayırmadığım o kadını gerçekte görmek çok tuhaf hissettiriyor. rakılar dolarken herkesin gülüşme sesleri birbirine karışıyor. ali abi bağlamasını eline alıyor; eski günlerdeki gibi bağlamasına eşlik ediyorum. tellerin arasından mazi akıp gidiyor, vurduğum deri düm dedikçe kalbim zıplıyor. artık yarım kalan dümler teklerini buluyor. içerden fotoğrafı getirip kınıfıra veriyorum. sarılıyoruz. öyle büyük ki kolları, sarıldıkça bambaşka bir dünyaya gidiyorum. ikimiz de mutluluktan ağlıyoruz. ali abi yanımıza gelip emanetini cüzdanına koyuyor. parmaklarındaki yüzük gecenin en güzel haberi oluyor.


emaneti cüzdanlarda kalan bir aşkı tamamlamanın sevinciyle o sabah yola çıkıyoruz. çocukların sesi mavi kuşlara karışıyor. bir çift gözün içinde huzuru kokluyorum. arkadan sebahat abla’yı açıyoruz. kimse fark etmeden içime dolan gözyaşlarım bu karadenizi doldurdu diye parmağımla gösteriyorum oğluma. “bak burası karadeniz, ilk burda kayboldum, burda buldum kendimi” diyorum. 


deniz esiyor, çocuklarım yanımda. masal’ın çocuk sesi kulaklarımızda. yıllarca aradığım trabzon’um sevgilimin kollarında.



“bu şarkı bitti.”