21 Mart 2024 Perşembe

avuç



ben bir gün bir hikaye gördüm gözümün önünde. umay babası evden çıkarken ağladı, seni çok özlersem naparım diye. orçun abi de avucuna bir kalp çizdi ne zaman beni özlersen öp onu diye.

şimdi soğuk duvarların ardında yaslanan senin sesinse; 
kıblemi çevirmişim ben yıllar önce. 

99 model beyaz mazda 626’nın içinde hiç bilmediğim bir yola çıkıyorum. yitip giden ne varsa benimle geliyor; hikaye aslında burda başlıyor. 

önce ayrılık hasreti’ndeki dostumun sesini unutuyorum, dağlardan geçiyorum, bembeyaz eteklerin altında gülüştüğümüz zamanlara artık gitmek istemiyorum. zamanında eteğime saplanan bıçağın acısını hâlâ kalbimde besliyorum ama artık kalbimi de duyamıyorum. giden her şeyin bizim hikayemizde yuva kurmasına, yolların insanda bıraktığı yaralara, bir sürü ismi olan sigaralara, taşa gül ekmeye çalıştığım zamanlara şaşırıyorum. bir asker uğurlamasında hem gözlerim yaşlı hem ağır aksak sallanarak gülmek istiyorum. dayımın omuzlarına, annemin gözyaşlarına, dedemin hastane odasında beni kenara çekip “bu ağıdı kendime yazdım” deyip cebime ağıt sıkıştırmasına, dereleri taşan nehirlere ve hiç dinmeyen öfkeme dayanamıyorum. dervişlerin, erenlerin, abdalların ve çok bilmişlerin tesellilerinde bir yuva bulamıyorum. kamyon arkası sözlerin verdiği efkara kafa sallayıp kent direnç blu istiyorum. 

rüyamın içindeki upuzun saçlı kızın sol omzunda duran kocaman morluğuna merhem olmaya çalışıyorum. ne morluğu, ne kızı, ne merhemi tanıyorum. defterlerimi karıştırıyorum, yazılan yazılar, yaşanan anılar, geçen yıllar benden hiçbir şey götürmemiş. hangi taşa çarpsam, hangi dağ bana sırtını dönse ben oturup babasızlığıma ağlamışım. şimdi geldiğim yola pişman ya da yaşananlardan yorgun değilim. küfrün inanca yakınlaştırdığına inananlardanım. 

sadece işte, üzülüyorum ve üzülmekte yetmiyor. bazı duygular o anda kaldı ve hangi peygamber asasını vurup geri getirecek bilmiyorum. 

yıllarca onu yazmasam onsuzluğu yazdım, küçük kız hikayelerini, taşan nehirleri, kabarmayan kekleri bile ona bağladım. nereye gitsem gözümün içi güldü de, soluğumu onun kıyısına hiç yaslamadım. artık dayanamıyorum. 

"kimin eli değmişse bir ayrılığa
tütecek sandığı ocak sönecek
bir daha hiç görünmeyecek o rüya."

şimdi dertleri bir nehir gibi akıp götüren sevgilinin omzuna yaslanıp, avcuna kırmızıdan bir kalp çizip, bu müzikle usul usul ağlamak istiyorum. 


“derdimi üç gün üç gece söylesem bitmez yalınız” 


 

26 Ağustos 2021 Perşembe



zulmün altı üstü, azı çoğu, güçlüsü güçsüzü olmuyor. gecesi gündüzü, haklısı haksızı kanı hiç durmuyor.

dağların bile kabul etmediği derdi boynuma alıyorum. sırtını sıvazlıyorum, gözünü öpüyorum, dizimde sallıyorum, yüzüne tükürüyorum, arkamı dönüyorum, öpüyorum, saklıyorum onu. kurtulamıyorum. zamanında hatırası var diye sakladıklarımı şimdi aynı sebepten çöpe atıyorum. bir kadını kocasından kaçırıyorum. bavulunu hazırlıyorum, yıllanmış çeyizini, işlemeli yazmalarını, fotoğraflarını, fincan takımını hepsini ne varsa topluyorum kazımak ister gibi. hiç yaşanmamış gibi. hiç yaşanmasını istemememiş gibi. el değmemiş, doğurmamış, doğmamış gibi. sarılıyorum. öpüyorum onu. duvarlarında kabe fotoğrafı olan bir odada ikiz doğan bebeklerinden biri öldü diye sevinen o kadını dinliyorum. yokluktan bez bile örtemedim üstüne diyen kadının yanında ben oğlumu kaybettim diye hıç-kırarak ağlayamıyorum. yaşasaydı da üstüne kapansaydım diyemiyorum. 

şimdi hangi diyar belimi doğrultacak hangi iklim kapılardan girip huzuru dağıtacak, kaç kişi huzur bulacak, zulmün anlamını bilmeyen kaç çocuk doğacak da devran dönecek, hangi dergah kapılarını mazlumlara açacak, kaçacak olana- çare arayana- dermanı olmayana hangi diz kapaklanacak? sesi yetmeyene, sesi gitmeyene, sesi kimseye sarılamayana imran’ı kim anlatacak? yolu bilene, doğruyu bilene, yalnız ona inanana ve ondan gelecek olana baş verene kim sahip çıkacak? kalabalıkların içinde gözü bükük kalana, yalnız uyuyana, sızlayana, bakmaya kıyamayana kim kapısını kilitleyip huzurla uyuyacak? daha fazla ne kadar sessiz kalacak.

hepiniz görüyorsunuz ama hiçbiriniz ortak olmuyorsunuz. olmadınız. çare olmadığınız- yaktığınız mutluluklar size kocaman ev ferahlığı verdi mi bilmiyorum. durmuyorum susmuyorum her şeyi görüyorum koparmıyorum kopmuyorum. böyle yazılar yazmak istemiyorum. hayatı bir sokaktan geçerken hanımeli koklamak gibi bir şey sanmak istiyorum. hayatı hissetmek istiyorum. bir halaya durup ağır ağır çekmek istiyorum. üç ileriymiş bir geriymiş, davulun gümbürtüsüne, ayranın köpüklüsüne, akşamın serinliğine uzanmak istiyorum.


ben artık ne yazsam günaha giriyorum.


seni yazmamaya yemin ettim. sensizliği yazmaktan vazgeçemiyorum.



2 Şubat 2021 Salı

muhabbet yarası


arka koltuğunda koyun yünü serili bir arabaya biniyorum. nereye gideceğimi bilmeden, yıllarca aynı kimsesizlikle ellerimi birleştiriyorum. bozkırdan geçiyorum; sarılmış dağlardan, eteklerinden, bir meyvesi bile kimseye hayrı olmayan bahçelerden geçip gidiyorum. aynadan gözlerine bakıyorum. karanlık yer yataklarından, isimsiz mektuplarından, ölen annesinin ardından ağıt bile yakmayışından, başını annemin kucağına koyuşundan, koymaktan çok sığınmasından, kulaklarının soğukta kırmızı olmasından, kundurasından bile anlaşılan sevgisizliğinden, insan çocuğunu hiç mi sevmez deyişlerimden, bütün bunlardan, hepsinden sıyrılıp sadece gözlerine dalıyorum. yitip gitmek, yitmek, ezilmek, süzülmek, parçalanmak, ekşimek, düşmek, kanamak,  acışmak gözlerinde. ne güzel geliyor. gözlerim şimdi sanki çok ağlamışım gibi, kırpışmıyor. yanıyor.


 “oraya gidince herkesin eli öpülecek” diyor soğuk bir ses. 


sedirlerde oturan insanlara bakıyorum, oda limonla karışık konya şekeri kokuyor. sanki çocuk değilmişim gibi, sanki küçücük ellerim yokmuş gibi öyle büyük bir nefes alıyorum ki. herkesin elini öptüğüm o evden bir gün kovularak çıkacağımı biliyorum. çocukları gülmeyi unutmuş bir annenin ölümünü seyrediyorum. cenazelere gidiyorum sığınmak için. karşına geçip; biliyor musun, benim bu dilim bir tek sana sığındı demek istiyorum- diyemiyorum.


koyun yünündeki kana aldırmadan babamın gözlerini, annemin belini, dilimi alıp gidiyorum. 

13 Ekim 2020 Salı

bu yazı hiç yazılmadı

çaydanlığın içindeki su bitmiş. ocak nasıl kapanır bilmiyorum. kulpu yanıyor.

bir halat arıyorum. ya da bir silah. ayaklarımda çorap yok. çekmeceleri karıştırıyorum. beyaz bir atlet var üstümde. ince askılı. kenarlarında minik papatyalar. saçlarımda lastik tokalar. pembe, mor, mavi, yeşil, sarı. teyzem parmaklarıma oje sürmüş sabahından. babam görürse diye arkama saklıyorum. ellerimi kullanmadan sürüne sürüne silah arıyorum. ya da bir halat. aklıma çok sonradan geliyor atlamak. aşağı bakıyorum. saat dört. balkonun zemini canımı yakıyor. oysaki aylardan ağustos. ona kadar saymaya çalışıyorum. 

bir, iki, üç, dört, beş, altı, yedi.

ama yok. yedide takılı kalıyorum hep. rüzgar çok hafif esiyor. bebek saçlarım savruluyor. hiç öpülmediklerinden belki, arsızlar. tekrar ediyorum. son kez. kirpiklerim üşüyor.


bir, ki, üç, dört, beş, altı. 


kollarımdan alıyor beni, ellerim kucağına, başına, gözlerine, saçlarına değiyor. o derin bir ırmak, şelale. halat ya da bir silah. bebek saçlarım susmuş, rüzgar bizi dinliyor. gözlerim cam gibi, kırıldı kırılacak.biri gelip kollarımı kesse içinden diken çıkacak gibi, ama sarıyor onu, ellerimi boynuna koyuyor. burnumu ısıtıyorum boynunda. boynunu kessem şefkat akacak. öpuyorum onu.


yedi diyor.


yedi.



uyanıyorum. aradan on dört yıl geçmiş gibi üzülüyorum. 


arıyorum. bir halat. bir silah.


başıma gelenler 

zaten önceden bildiklerimdir


yedi yaşındaymışım gibi üzülüyorum. yedi yaşındaymışım gibi seviyorum.


20 Ağustos 2020 Perşembe

dut






yıllar önceydi, çocukluğumun geçtiği binada bir yaz akşamı kamelyada oturuyorduk. çocukluğun ve belki de yaz akşamlarının verdiği o yakıcı huzurla annemgilin yanından ayrılıp dut ağacımla konuşmaya gitmiştim. binanın önündeki ağacın üstünde oturup bir yandan dut yiyor, bir yandan da kaderi düşünüyordum. bu ağaçtan düşersem babam üzülür mü diyorum, ölürsem eğer annem çok ağlar mı, beni unutup kardeş yaparlar mı, şu ağaçtan düşersem eğer bana bir tokat atar mı babam, ölsem daha iyi. yıllarca o tokatın ıslattığı gözyaşlarının tadını unutamam. biliyorum.

bir ses. bir telaş. bir kan. bir gözyaşı.

bir motorun gelip dut ağacıma çarptığını, onun dallarını kırdığını, benim çok yüksekten hafif bir taş gibi düştüğümü, adamın kanlarını, benim göz yaşlarımı,  annemin çığlığını, ambulansın sesini, ölecek mi diye ağlayışlarımı, huzursuz kalabalığı, o gece kirli sepetinde babamın krem pantolonunun kıpkırmızı kan oluşunu, keşke benim kanım olsaydı deyişimi, ama hep içimden dediğimi, aylar sonra yakar top oynarken bir adamın gelip ağacıma yaslı motorunu aldığını, geçmiş olsun dutu verdiğimi, hiç gitmesini istemediğimi, bana şefkatle hoşçakal deyişini, bir yaz akşamı, yıllar geçmişken, elimde bendirle balkonda türkü söylerken, içimde yine aynı hislerle oyuk açtığını yazmak istedim.

gözyaşlarım şimdi babamın pantolonundaki kan gibi sıcak akıyor, biliyorum. dün bu balkonda yanımda dostlarım varken bir şey oldu. dut ağacından düştüm sanki.

bir ses. bir telaş. bir kan. bir gözyaşı.

balkona koştuk, yolun ortasında bir adam. çöp arabası yolun kenarına uçmuş. plastik şişeler, kartonlar, kağıtlar, her yerde. içim öyle küçüldü, öyle küçüldü ki nefes alamadım. kollarım küçüldü, ellerim kalbim gibi oldu. dut ağacından düştüğüm o geceye döndüm. tüm kanla yatan adamların üzüntüsünü aldım boynuma. oysaki biraz önce o masada bir sene sonraki kendimize mektup yazıyorduk. bir dakika sonraya çıkacağımız kesin değilken. artık hiçbir şeyin bana yük olmasını istemiyorum diyordum. kaderi biraz olsun unutabilmek adına.

ama işte, yine yine yine. yaram ben doğmadan önce de vardı, ben onu korumak için doğdum.
bu gece burak bu türküyü atmasaydı belki de bu yazının başına geçmeyecektim. bir ezgi beni nerelere götürdü.

şimdi saçlarım omuzlarımı aşıyor, dut ağacım benden uzakta değil ama öyle uzağız ki. beni artık dallarına almaz. sarılmaz bana. babam herkesi yerden kaldırır, kanlarını temizler. ama benim boynumu görmez. sesimi duymaz.


insan yek katre-i hunest ve hezar endişe, demişti şeyh sadi şirazi. öyle bir hal ki bu. beni kendime öyle hasret bıraktı ki.
içim küçüldü. dut gibi oldu içim. 



23 Temmuz 2020 Perşembe

ölmeye yatmak


balkon demirlerinden sallanıp allah'ım nolur öldür onu diye boğazımın yırtıldığı günler geçti, sabah ezanıyla annemi terk ettiğim günler geçti, yüksek dağlara çıkıp iç sıkıntımı bir küfür gibi bağıramadığım günler geçti, aynı evin içinde kimseyi görmediğim günler geçti, onun su içtiği bardakları çöpe atıp aldığı pirinci pilav yapmadığım günler geçti, çocuklarım için diyen annemin sevgiye muhtacım diye karşımda ağladığı günler geçti, kimlik numaramı unutup eczanede ağladığım günler geçti, kim bana rahmini açacak diye uyumadığım geceler geçti, gece dörtte ambulans yolu beklediğim günler geçti, bir bardak suyla iftar yapılan karakollar, hastaneler geçti, her sabah yedi'de kalkıp annemin gözyaşlarını temizleyip tektar uyumaklar geçti, çekmecede sigara saklamalar geçti, bütün fotoğraflarda onun yüzünü kesip sonra zorla tekrar yapıştırmaklar geçti.

bu gece bisiklette takla attım. bacaklarım kanadı. su çarptım üç kere. üç kere sızladı kalbim. üç araba geçti yanımdan kimse durmadı. aynı hayat gibi. herkes gördü ama kimse ortak olmadı. kalktım. pantolonum yırtılmış. annemin bana aldığı son pantolondu. yırtılmış.

annemin bana aldığı son pantolon yırtılmış.

ben şiddeti, ezikliği, dışlanmayı, katliamı, kaybı, hakareti, tiksintiyi, zulmü, azabı, her şeyi gördüm. ama annemin bana aldığı pantolon yırtıldı. buna dayanamıyorum. benim kimsem yok çünkü. çünkü benim annem de yok. bana rahmini tekrar açacak bir annem bile yok. dizlerime üfleyecek gözlerimi öpecek kimsem yok. hepinizin babası var belki ama benim yok. ölen babalar bile var. ama benim hiç yok.

içim kuru üzüm gibi oldu. burul burul oldu içim. ben nereye gitsem babasızlığımla dönüyorum. asfaltın keskinliğinden daha sert. dizlerim şimdi çok acıyor. bu gece her şey çok zoruma gitti. dayanamıyorum. yarın iş var. kızlarının elinden tutmuş babalar göreceğim. kinimi unutmayacağım. o arabalardan biri de babamdı. unutmayacağım.

içime işlemiş, benimle gelen, benimle büyüyen sızı geçmedi. geçmiyor. bunu taşıyacak tabut yok.

11 Nisan 2020 Cumartesi

kendime ağıt.


kelimeleri yan yana getirdim.
gözyaşlarını, ablamı, güzel kirpiklerini, ne çabuk ağlayabildiğini, mutfak masasını, bıçağı nasıl tuttuğumu, boğazımdaki çalılıkları, uykusunda ağladığını bildiğim bir babanın kaşlarını çatsa- hatta gülse bile utangaç bir çirkinliğe dönüştüğünü, saçlarımı en tepeden sıkıca bağlayınca artık hiçbir şeyin düzelmeyeceğini, boğuk yaz günlerini,  evlerine ekmek parasıyla gidemeyen adamların ürkek duruşlarını, sevap için yapılan hayratlarda kaç kez ağlamaktan kustuğumu, mesai bitimine on dakika kala annemin gözlerini, dedeme kollarımı açamayışımı, öfkenin soğuduğunu, kırgınlığın da bir yere kadar olduğunu, kanepede kırışık uzun pardesüsüyle oturan bir babanın dizlerine uzanmanın nasıl bir his olduğunu, oysaki hiç yaşamadığımı, hatıralarda küçüldüğümü, trabzon'da yokuşu arabayla tırmanırken ellerimin bir hain yumuşaklığa kandırıldığını, oysaki tek isteğimin şefkat oluşunu, güçsüz kaldığım gecelerde çorapla uyuduğumu, sabah ezanını dinlerken ölmek istediğimi, oysaki kardeşimin yanaklarının ne güzel olduğunu, ben olmazsam onu karşıdan karşıya kimin geçireceğini, evin içindeyken evsiz kalışımı, birbirine dönük iki sırttan nasıl doğduğumu, sesleri gülen kahvaltı masalarını, ballı sütleri, kendimle arama harap bir perde girdiğini, gelen bir mesajın tebessümünü, (insan silahını bilinçli bir şekilde bırakmaz aslı, sen silahını bıraktın ve karşındakilerden de bunu bekledin.) kızıp ortalığı yakıp yıkmam mı gerektiğini, oysaki bir tebessümle ölmeyi de öldürmeyi de hiç bilmediğinizi, nelerde teselli bulduğumuzu, oyukları, yakutları, gazelleri, mevsimlerin insana yaptığı fenalıkları, mutfakta kalan son zeytini çocuğuna ayıran anneyi, ellerini, ellerimi, güçlü durmam için girdiğim hastane odasında ablamın serumundan bana da veren hemşireyi, bembeyaz teniyle gülümseyen ablamın annemin bizi bu hastanede dünyaya getirdi demesini, ağlayışımızı, edebiyatın bizi kurtarmadığını, artık yutkunmak zorunda olduğum şeyleri, uykumda bırakıldığımı, hem de uyurken bırakıldığımı, ağladığımı, çok ağladığımı, hem de ağlarken annem gibi güzel olmadığımı yazdım.

yazdım ama sildim sonra. çünkü:

"hiçbir şey söylemeyen sözlere varmak için, her şeyin sonuna kadar söylenmesi gerekti."