bakarsın üzgün dönerim
21 Mart 2024 Perşembe
avuç
26 Ağustos 2021 Perşembe
zulmün altı üstü, azı çoğu, güçlüsü güçsüzü olmuyor. gecesi gündüzü, haklısı haksızı kanı hiç durmuyor.
dağların bile kabul etmediği derdi boynuma alıyorum. sırtını sıvazlıyorum, gözünü öpüyorum, dizimde sallıyorum, yüzüne tükürüyorum, arkamı dönüyorum, öpüyorum, saklıyorum onu. kurtulamıyorum. zamanında hatırası var diye sakladıklarımı şimdi aynı sebepten çöpe atıyorum. bir kadını kocasından kaçırıyorum. bavulunu hazırlıyorum, yıllanmış çeyizini, işlemeli yazmalarını, fotoğraflarını, fincan takımını hepsini ne varsa topluyorum kazımak ister gibi. hiç yaşanmamış gibi. hiç yaşanmasını istemememiş gibi. el değmemiş, doğurmamış, doğmamış gibi. sarılıyorum. öpüyorum onu. duvarlarında kabe fotoğrafı olan bir odada ikiz doğan bebeklerinden biri öldü diye sevinen o kadını dinliyorum. yokluktan bez bile örtemedim üstüne diyen kadının yanında ben oğlumu kaybettim diye hıç-kırarak ağlayamıyorum. yaşasaydı da üstüne kapansaydım diyemiyorum.
şimdi hangi diyar belimi doğrultacak hangi iklim kapılardan girip huzuru dağıtacak, kaç kişi huzur bulacak, zulmün anlamını bilmeyen kaç çocuk doğacak da devran dönecek, hangi dergah kapılarını mazlumlara açacak, kaçacak olana- çare arayana- dermanı olmayana hangi diz kapaklanacak? sesi yetmeyene, sesi gitmeyene, sesi kimseye sarılamayana imran’ı kim anlatacak? yolu bilene, doğruyu bilene, yalnız ona inanana ve ondan gelecek olana baş verene kim sahip çıkacak? kalabalıkların içinde gözü bükük kalana, yalnız uyuyana, sızlayana, bakmaya kıyamayana kim kapısını kilitleyip huzurla uyuyacak? daha fazla ne kadar sessiz kalacak.
hepiniz görüyorsunuz ama hiçbiriniz ortak olmuyorsunuz. olmadınız. çare olmadığınız- yaktığınız mutluluklar size kocaman ev ferahlığı verdi mi bilmiyorum. durmuyorum susmuyorum her şeyi görüyorum koparmıyorum kopmuyorum. böyle yazılar yazmak istemiyorum. hayatı bir sokaktan geçerken hanımeli koklamak gibi bir şey sanmak istiyorum. hayatı hissetmek istiyorum. bir halaya durup ağır ağır çekmek istiyorum. üç ileriymiş bir geriymiş, davulun gümbürtüsüne, ayranın köpüklüsüne, akşamın serinliğine uzanmak istiyorum.
ben artık ne yazsam günaha giriyorum.
seni yazmamaya yemin ettim. sensizliği yazmaktan vazgeçemiyorum.
2 Şubat 2021 Salı
muhabbet yarası
arka koltuğunda koyun yünü serili bir arabaya biniyorum. nereye gideceğimi bilmeden, yıllarca aynı kimsesizlikle ellerimi birleştiriyorum. bozkırdan geçiyorum; sarılmış dağlardan, eteklerinden, bir meyvesi bile kimseye hayrı olmayan bahçelerden geçip gidiyorum. aynadan gözlerine bakıyorum. karanlık yer yataklarından, isimsiz mektuplarından, ölen annesinin ardından ağıt bile yakmayışından, başını annemin kucağına koyuşundan, koymaktan çok sığınmasından, kulaklarının soğukta kırmızı olmasından, kundurasından bile anlaşılan sevgisizliğinden, insan çocuğunu hiç mi sevmez deyişlerimden, bütün bunlardan, hepsinden sıyrılıp sadece gözlerine dalıyorum. yitip gitmek, yitmek, ezilmek, süzülmek, parçalanmak, ekşimek, düşmek, kanamak, acışmak gözlerinde. ne güzel geliyor. gözlerim şimdi sanki çok ağlamışım gibi, kırpışmıyor. yanıyor.
“oraya gidince herkesin eli öpülecek” diyor soğuk bir ses.
sedirlerde oturan insanlara bakıyorum, oda limonla karışık konya şekeri kokuyor. sanki çocuk değilmişim gibi, sanki küçücük ellerim yokmuş gibi öyle büyük bir nefes alıyorum ki. herkesin elini öptüğüm o evden bir gün kovularak çıkacağımı biliyorum. çocukları gülmeyi unutmuş bir annenin ölümünü seyrediyorum. cenazelere gidiyorum sığınmak için. karşına geçip; biliyor musun, benim bu dilim bir tek sana sığındı demek istiyorum- diyemiyorum.
koyun yünündeki kana aldırmadan babamın gözlerini, annemin belini, dilimi alıp gidiyorum.
13 Ekim 2020 Salı
bu yazı hiç yazılmadı
çaydanlığın içindeki su bitmiş. ocak nasıl kapanır bilmiyorum. kulpu yanıyor.
bir halat arıyorum. ya da bir silah. ayaklarımda çorap yok. çekmeceleri karıştırıyorum. beyaz bir atlet var üstümde. ince askılı. kenarlarında minik papatyalar. saçlarımda lastik tokalar. pembe, mor, mavi, yeşil, sarı. teyzem parmaklarıma oje sürmüş sabahından. babam görürse diye arkama saklıyorum. ellerimi kullanmadan sürüne sürüne silah arıyorum. ya da bir halat. aklıma çok sonradan geliyor atlamak. aşağı bakıyorum. saat dört. balkonun zemini canımı yakıyor. oysaki aylardan ağustos. ona kadar saymaya çalışıyorum.
bir, iki, üç, dört, beş, altı, yedi.
ama yok. yedide takılı kalıyorum hep. rüzgar çok hafif esiyor. bebek saçlarım savruluyor. hiç öpülmediklerinden belki, arsızlar. tekrar ediyorum. son kez. kirpiklerim üşüyor.
bir, ki, üç, dört, beş, altı.
kollarımdan alıyor beni, ellerim kucağına, başına, gözlerine, saçlarına değiyor. o derin bir ırmak, şelale. halat ya da bir silah. bebek saçlarım susmuş, rüzgar bizi dinliyor. gözlerim cam gibi, kırıldı kırılacak.biri gelip kollarımı kesse içinden diken çıkacak gibi, ama sarıyor onu, ellerimi boynuna koyuyor. burnumu ısıtıyorum boynunda. boynunu kessem şefkat akacak. öpuyorum onu.
yedi diyor.
yedi.
uyanıyorum. aradan on dört yıl geçmiş gibi üzülüyorum.
arıyorum. bir halat. bir silah.
başıma gelenler
zaten önceden bildiklerimdir
yedi yaşındaymışım gibi üzülüyorum. yedi yaşındaymışım gibi seviyorum.
20 Ağustos 2020 Perşembe
dut
23 Temmuz 2020 Perşembe
ölmeye yatmak
11 Nisan 2020 Cumartesi
kendime ağıt.
gözyaşlarını, ablamı, güzel kirpiklerini, ne çabuk ağlayabildiğini, mutfak masasını, bıçağı nasıl tuttuğumu, boğazımdaki çalılıkları, uykusunda ağladığını bildiğim bir babanın kaşlarını çatsa- hatta gülse bile utangaç bir çirkinliğe dönüştüğünü, saçlarımı en tepeden sıkıca bağlayınca artık hiçbir şeyin düzelmeyeceğini, boğuk yaz günlerini, evlerine ekmek parasıyla gidemeyen adamların ürkek duruşlarını, sevap için yapılan hayratlarda kaç kez ağlamaktan kustuğumu, mesai bitimine on dakika kala annemin gözlerini, dedeme kollarımı açamayışımı, öfkenin soğuduğunu, kırgınlığın da bir yere kadar olduğunu, kanepede kırışık uzun pardesüsüyle oturan bir babanın dizlerine uzanmanın nasıl bir his olduğunu, oysaki hiç yaşamadığımı, hatıralarda küçüldüğümü, trabzon'da yokuşu arabayla tırmanırken ellerimin bir hain yumuşaklığa kandırıldığını, oysaki tek isteğimin şefkat oluşunu, güçsüz kaldığım gecelerde çorapla uyuduğumu, sabah ezanını dinlerken ölmek istediğimi, oysaki kardeşimin yanaklarının ne güzel olduğunu, ben olmazsam onu karşıdan karşıya kimin geçireceğini, evin içindeyken evsiz kalışımı, birbirine dönük iki sırttan nasıl doğduğumu, sesleri gülen kahvaltı masalarını, ballı sütleri, kendimle arama harap bir perde girdiğini, gelen bir mesajın tebessümünü, (insan silahını bilinçli bir şekilde bırakmaz aslı, sen silahını bıraktın ve karşındakilerden de bunu bekledin.) kızıp ortalığı yakıp yıkmam mı gerektiğini, oysaki bir tebessümle ölmeyi de öldürmeyi de hiç bilmediğinizi, nelerde teselli bulduğumuzu, oyukları, yakutları, gazelleri, mevsimlerin insana yaptığı fenalıkları, mutfakta kalan son zeytini çocuğuna ayıran anneyi, ellerini, ellerimi, güçlü durmam için girdiğim hastane odasında ablamın serumundan bana da veren hemşireyi, bembeyaz teniyle gülümseyen ablamın annemin bizi bu hastanede dünyaya getirdi demesini, ağlayışımızı, edebiyatın bizi kurtarmadığını, artık yutkunmak zorunda olduğum şeyleri, uykumda bırakıldığımı, hem de uyurken bırakıldığımı, ağladığımı, çok ağladığımı, hem de ağlarken annem gibi güzel olmadığımı yazdım.